Büyükanne

Annem çalıştığı için öğleden sonra bir kaç saat evde yalnız kalıyordum ilkokuldayken.
Bir gün kapının önünde oynarken düşünce, boyu neredeyse benim kadar olan -minicik – bir kadın çıktı üç katlı apartmanın giriş katından.
Düştüğümü bile tam anlayamadan, evlerinin antresinde otururken buldum kendimi.

Bana şimdi hatırlayamadığım bir hikaye anlatırken, kendisinden daha uzun ve ona hiç benzemeyen -daha sonra kız kardeşi olduğunu öğreneceğim- biri de, limonata ve su yerleştirmeye başladı bir servis sehpasını sürükleyerek önüme.

İkisi de evlatlıklarmış.  Saliha hanıma ait karşılıklı iki daireden birinde gemi kaptanı olan eşiyle oturuyordu daha uzun olan.

Başımı çarptığım yeri temizleyip “Nane Ruhu” ya da ona benzer bir şeyle temizleyen minik Müjgan teyze ise Saliha hanım’la kalıyordu karşı dairede.

Böyle tanıştık.
Babamı hemen çok sevdiler.
Çocuğuyla bu yaşlı insanları meşgul ettiği için çok utanmıştı ve  bir sürü jest, hediye, teşekküre boğdu onları. Yıllarca böyle karşılıklı jestler sürüp gitti. Çok saygılı, yardımcı, hatır şinas ve sevilen biriydi babam.
Yaşı büyük komşuların göz bebeğiydi.

Her okul sonrası bir kaç saat yalnız kaldığımı öğrendikleri o günden sonra,Çamlıca Kız Lisesi’nde ortaokulu bitirip, karşıya, Ulus’a taşınana kadar- Adada ya da Cevizli deki evlerinde değillerse- benimle ilgilendiler.

Hemen her gün kapıya kadar gelip ya da telefon açıp, “Küçük hanım bizimle çay içmeye teşrif eder misiniz efendim?” derdi Müjgan teyze..
Saat beşe doğru, ağır misafirlerinin kadınlı erkekli salonu doldurduğu ve pasta çay servislerinin yapıldığı saatlere kadar Saliha Büyükanne tavlada bir Fars oyunu  öğretir, ya da bir şey anlatır, ya da sadece bana evdeki biblo ve kutuları verip, oyun oynamamı seyrederdi.

Ama önce Büyükanneye hazırladıkları masada, bakır servislerle saray mutfağı özeninde – ve lezzetinde- hazırlanmış yemeklerle öğle yemeyi yerdik Saliha Hanım’la. Diğerleri pek oturmazdı.

Beş çayında gelen kadınlı erkekli grup içinde kendimi hiçbir zaman “çocuk” gibi hissetmedim. ” Kimya Mühendisi Mehmet Bey’in kızı Dilek”  şeklinde tanıştırırlardı ve ne hikmetse onlar da aynı saygı ile bir yetişkinmişim gibi davranırlardı. Şimdi düşününce tuhafmış.
Sıkılana kadar onları dinlerdim. Masam küçük, servis setim oyuncaklı ve hepsininkinden süslüydü ama:)

Tabii bu kadar şımartılınca, evde sorunlar baş gösterdi bir süre sonra.. Bizimkiler çalışan iki ebeveyn sıradanlığında sofra hazırladıkça ya da “Yorgunum” dedikçe, ben yine Müjgan teyzelere kaçtım.. Annem küstü.. İçerliyordu sanırım.

Müjgan teyze bir yıl sonra “Bana cicianne der misin Dilek’ciğim, eğer istersen?” dedi. Hemen kabul ettim. Annem delirdi duyunca.

Saliha hanım teyze de “Ben senin büyükannen olmak istiyorum” demişti ve oldu da:)

Benim üzerimde kontrollerini yitiren iki insan olarak anne babamın durumuna da üzüldüm sonra hatırladıkça..

Ceneviz, Marsilya anılarını anlatan Türkan teyzenin eşi Cemil Amca, sonra başka yakın aile dostları ben ve Cevizli deki bir başka komşularının kızı olan Vicdan’ı evlat edinmiş gibiydiler..

Artık bizimkileri beğenmiyordum onlarla kıyaslayınca.. Çocukluk işte..

O özen, o hikayeli, neşeli, renkli, şatafatlı muamele yoktu, sade , yorgun,çalışan, okuyan, arkadaşlarıyla görüşen ailemde ve  70 lerin moda eşyalarıyla dolu “sıradan” evimizde.

Bir sürü salon oyunu, hikaye, anı, kitap ve inanılmaz bir Osmanlı mutfağı öğrenmiştim.. Sadece yemeyi ama:) Su almak için bile kaldırmazlardı kimseyi yerinden.. Anlayamıyordum mutfaktan hiç çıkmayan ve bir restaurant mutfağındaymış gibi çalışan ve hizmet etmekten adeta zevk alan bu iki kadını.

Nihayetinde annesi yorgun argın hastaneden dönünce, iki köfte patatesi zor kızartıp önüne koyan, babası dışarda sandviç yaptırıp eve bırakan, bir çalışan anne-babanın çocuğuydum. Anneannem yoksa eğer, gördüğüm göreceğim özenli hizmet bundan ibaretti:) 

Saliha büyükannenin çocuğu olmadığı için iki evlatlık almıştı..  Ve Müjgan teyze ve  kızkardeşinin de çocukları -sanırım geç evlendikleri için- olmamıştı.

Buydu nedeni, bu kadar aşırı ilgi ve alakanın.. Çocuk eksikliği..

Ama her çocuk değil tabii. Öğrenmeyi seven, akıllı uslu, iyi yetiştirilmiş ve kibar çocuklardık Vicdan ve ben..

Annem Anadolu yakasından taşınmak istemediği halde, onlardan beni koparabileceği  umuduyla hemen evet dedi babama ve karşıya taşınınca, okul değişikliği, ergenlik falan derken çok az görüşmeye başladık..

Ölmeden önce- öleceğini biliyordu büyükanne- babamı ve beni çağırdı..
Vedalaştık..
Bana bir albüm dolusu eski kartpostal verdi..

Babama bazı kitaplar, dualar, yazılar.. Nerede bilmiyorum şimdi..

Ben ne anlama geldiğini anlamamakla beraber, tek tek eliyle dizdiği ve bir eski fotoğraf albümüne yerleştirdiği bu kartpostallarla bir süre oyalandım.. Osmanlıca yazılar olduğu için hepsinin arkasında, bir hikaye vardı ise de anlatılan, anlamadım..

Kaybettiğimi sanmıştım ama bugün buldum onları..

Büyükanneyi ve Müjgan cicianneyi de hatırlayayım ve blog uma ekleyeyim istedim.

Üzerimde gerçekten büyük emekleri var..

Bir çocukla yıllarca karşılık beklemeden uğraşmak, modern zamanlar için tuhaf ve anlaşılmaz bir şey..

Ama onlar için anlamlıydı demek ki..

Rahmetle anıyorum..

Reklamlar