Murakami 1Q84 Üzerine

Olumsuz eleştiriler okudum diye daha çok okumak istedim. Ki yazarın diğer kitaplarındaki Mistik Realizm den – ve daha çok teenager kadınlarla aşkın anlatılmasından- skılmıştım itiraf edeyim ki.

Orwell e hayran da değilim ayrıca.

Sadece çok uzun oldugunu ve eleştirmenlerin hafif burun kıvırdığını görünce, okuma isteğim arttı ve okudum.

Bir yazarı okurken, onun, okuduğu yazarlardan, dinlediği müziklerden ve hatta yediği yemeklerden bahsetmesini seviyorum. Sadece bunun için bile okurdum sanırım eğer 1Q84 un kurgusunu çok sıkıcı bulsaydım. Murakami bunu hemen hemen bütün kitaplarında yapıyor çünkü. Bu sefer, sanki daha sofistike. Ya da bana öyle geldi, bilmiyorum.

Istanbul trafiğinde bir ömür heba etmiş her Istanbul lunun , kendini kilitlenmiş trafik sahnesi ile içinde bulacağı bunalımlı bir sahne ile başlıyor kitap.
Çok tanıdık bir sıkıntı. O an, her şeyi bırakıp gitmek, arabadan inip, uzaklaşmak istersiniz, ne olursa olsun.. Öyle bir sahne.

Trafikte, araçtan inip yok olmayı isteyen insanların yapamadığı bir şeyi yapmaya başlayınca romanın baş karakteri, onu ikiletmeden takip ediyorsunuz. (Yok olmuyor ama:)..)

İyi ile kötü arasındaki çizgi hakkında bir şeyler ögretebilir kitap. Bana ögretti en azından.

Aynı donanımlara ve önceliklere sahip olmayabilirsiniz, yazarın içinde yaşadığı toplumun insanları ile – sanırım asıl malzemesi onlardır- ama yine de sevgi ve fedakarlık hakkında da bir şeyler ögretebilir kitap.

Takip ettiği edebiyat izlerinden bir kaç ihmal ettiğiniz yazarın arka bahçesine çıkarabilir sizi.

Bazı müzikleri anlatarak zenginleştirebilir..

Son olarak, “iyi bir film yapılsa bundan” istegi de yaratabilir.

İyi roman her zaman bulunabilen bir şey değil.

Kalınlığı hızlı okumak için sizi zorlasa da, yavaş okuyarak tadını çıkarmak daha iyi olabilir..

Reklamlar

25 Kasım “Kadına Şiddete Son” Günü Üzerine

Bu tarihe anlam veren sözcüklerin olumsuzluğu bile tek başına insanı derinden üzmeyi başarabiliyor.
Neden kadına şiddet olsun da bunun aksine bir hareket organize edilmek zorunda kalsın?
Nedir bu kadar erkek cinsini, çaresiz bırakan?
Şiddet çaresizlikten ve kullandıkları fiziksel güce ragmen, güçsüzlükten doğar çünkü.

Kendini tehdit altında hisseden canlıların limbik sistem tepkisi şiddet ve güç gösterisi.
Ortak hafıza ile, erkeğin yönetici ve yonlendirici oldugu bir dunyaya doğan insan, bunun aslında, doğal olarak böyle olmadığını ve olamayacağını idrak etmeye başlayınca kendini güçsüz hissediyor belki de.

Doğada böyle bir ayrım yok çünkü.
Görev dağılımı diyebilirsiniz. Kadın üreme faaliyeti için farklı donatılmıştır-zorunlu olarak ve erkek de, görev dağılımında başka bir iş yuklenmek zorundadır. Bu yuzden fiziksel bir gücü vardır. Sistemdeki görevini yerine getirmek için.

Bunu bu en basit haliyle, -görev dağılımı, farklı işler yapmak, kimseyi bir digeri karşısında ikinci sınıf yapmaz- görebilen erkekler ve kadınlar için bu dünya.

Diğerleri için ise bir azap.

Kadına şiddet gösteren erkeğin, en basit tanımı ile dünya üzerindeki en masum şeyi kirlettiğini ve bu nedenle bir şekilde ruhunu kaybettiğini düşünüyorum. Sonrası sadece nfes alıp vermek olan bir süreç olabilir ancak.

Neden bu kadar mükemmel bir varlığın her iki cinsi de, daha normal ilişkiler, hayatın sürdürülebilirliği ve güzelliği üzerine enerji harcamasın?

Neden tatsız ve asıl amaçtan uzaklaştıran sorunlarla uğraşsın?